SİYASET ELDEN GİDİYOR

Türkiye’de yerinde takip edebildiğim ilk seçim olacak olan 22 Temmuz genel seçimleri hakkında yazı yazmak için son anı bekledim. Her gün bir ilginçlik doğuran seçim kampanyasını erken yazsam, kaçıracağım çok şey olacağının farkındaydım. Renklilik açısından gayet iyi, içerik olarak ise Schaerbeek yerel seçim ortamından bile kötü bir atmosfer var şu anda.

Seçim serüvenim, 1 Temmuz sabahı başladı. Kapıkule’ye varışım ve uzun kuyruktan istifade ederek oy kullanışım, ilk anormalliği doğurdu. Oy kullanma işlemimin fotoğrafını çekmesi için makinayı verdiğim kişi, sandığa zarf atarken değil de pusulaya mühür basarken resim çekince memurlar haklı olarak “naaaapıyosun kardeşim, yasaaaaaak” diye ayaklanıp arkadaşın üzerne çullandılar. Kötü niyet olmadığı için oyumu tekrar kullandırtmasalar da bu olay, gözlemci olması halinde eksi puan olarak Türkiye’nin hanesine yazılacaktı (artı puan yazıldığını pek hatırlamıyorum açıkçası).

Sandık çıkışı ise AKP teşkilatlanmasının ilk meyvelerini görebildim. Büroya girecek olan annem, “kime oy verdin?” diye sorunca, kimseyi etkilememek için dudak arası işaret yaptım. Birden yanıma yaklaşan bir zat, “oy kullanmaya müdahale haaaa?” diye güldü. “Hayır” dedim, “sadece soru sordu ve cevap verdim.” Adam kime oy verdiğimi sordu, cevaplamadım. “Sizin Avrupalılar sürü ile AKP’ye oy veriyor, sence sonuç ne olur?” diye sordu. Cevapladım: “Sana pek inanmadım ama yine de AKP birinci kalacak gibi geliyor bana da. Bir de olayın CHP yönü var: CHP bu atmosferden istifade edemezse, herhalde bir daha hayatta iktidara gelemez.” Tam 10 dakika konuşup AKP’nin kesinlikle birinci olacağını söyleyen ve benden iddiaya girmemi isteyen şahıs, “sen ampulcülerin hangi İl teşkilatındansın?” diye sormamla takkesinin düştüğünü anlamış olacak ki, konuyu kapatıp aniden tüydü.

En ilginç görüntüleri ise, İstanbul-Gümüşyaka’da (Tekirdağ’a yakın) gördüm. Yazları yoğun olarak gelen İstanbul’un orta sınıf insanı ve Avrupalı Türk’e hitap etmek isteyen CHP İstanbul 2. Bölge adayları, “Baywatch” tarzı kampanyayla sahil kenarından yat’la geçip sahildekilere el salamakla yetindiler. Merhaba mı dedikleri, yoksa elveda mı dedikleri pek anlaşılmadı.

Yine Gümüşyaka’da Genç Parti adaylarından bir bayan, kaldığım sitede toplantı düzenlemek üzere megafonla ortalığı ayaklandırdı. Sinek avlamasına rağmen dönüş yolculuğuna çıkmadan “gösterdiğiniz ilgiye teşekkür ederiz” demesini garipsedim. Zira konvoydaki araçların yarısı Alman plakalıydı. Yurt dışındaki Türk vatandaşlara kaldıkları yerde oy hakkı henüz verilmediğine göre, teşekkürü hangi seçmenlere yolladığını anlayamadım. Ama şunu anladım: “Mazot 1 YTL olacak” vaadi, en çok arabayla Türkiye’ye gelen vatandaşlarımızı cezbetmiş!

BİRAZ İÇERİK ALIR MIYDINIZ?

Türkiye’de içerik üzerinden değil, karalama kampanyası üzerinden seçim yürütüldüğü malum olsa da, bu seçimin boşluk düzeyi tüm rekorları alt üst etti. Tüm gazete reklamlarını takip ettim, içerik yok. Elime adam akıllı sadece iki broşür geçti. Biri CHP’nin, AKP’nin yolsuzluklarını 22 maddede sıraladığı broşür (Belçika’da kesinlikle ithamdan dolayı mahkemelik olur, ya da yazılanlar gerçekse AKP diye bir parti kalmaz). Diğeri ise, AKP’nin, 4 yıllık icraatlarını anlattığı broşürler serisi. İktidar olmanın da avantajını kullanan AKP, diğer partilerden daha fazla “proje” üzerinden kampanya yürütebiliyor ve bu, broşürlerden de açıkça görülebiliyor. çünkü saldırı rolü, muhalefet partilerine biçilmiş.

Mehmet Ağar’ın DP’si ise, klasik gazete ilanı formatının dışına çıkan tek parti olarak gözüme çarptı. İlanda sadece bir fotoğraf kullanan Ağar, 3/4 sayfalık alanı komple makaleye ayırmış (hatta o kadar uzun ki ben bile tümünü okuyamadan sıkıldım). Vaadlerini sıralayan Ağar’ın ilandaki üslubu, mitinglerde duyduğumuz söylemlerden ve Sağcı bir siyasetçiden beklenmeyecek kadar yumuşak. Genel olarak “temaların tekliği” üzerine kurulan seçim propagandası için oldukça ilginç bir yaklaşım olmuş.

Bunun dışında ise tartışma alanı, Türkiye’de klasik sayılabilecek “vatan elden gidiyor” – “din elden gidiyor” ikileminde bölünüp gidiyor. Bir tarafta “vatanı kurtaracak olan herkes” (CHP ve MHP başta olmak üzere) ama nasıl kurtaracakları belli değil. Diğer tarafta ise kurumsal her olguyu “antidemokratik” diye nitelendirerek kendilerine pay çıkarmak isteyen ve “yenilik” vaad eden, ama ne vaad ettikleri belli olmayanlar (AKP, Yaşar Nuri öztürk’ün HYP’si, vs…). Bu ikilemde hem vatanı kurtarıp hem yenilik getirecek olanlar da var (Genç Parti). Böylece ne şiş yanıyor ne de kebap.

Sosyo-ekonomik alanda partilerin farkını çözebilmiş değilim, azınlıklar konsunda tavırları günden güne değişiyor, hangi kitlelere hitap ettikleri belli değil. Tüm bunları anlamak için mitinge gitmek bile yetersiz, İlla internet sitelerinden tüm parti programlarını okumak gerekiyor. Kendimi ortalama seçmen yerine koyduğum için de bunu yapmadım. Sadece vatan ve dinin elden gittiği (onlar öyle söylüyor) tartışmaları izlemekle yetindim.

Benim gördüğüm kadarıyla ne vatan elden gidiyor, ne de din. Ama siyaset feci şekilde elden gitmiş bile.