Hangi Türkiye AB’ye girecek?

Laila zenginliğiyle Afrika yoksulluğu, MTV gençliğiyle yıkılmayan, ayakta olan arabesk delikanlılığı, çağdaşlıkla şeriat özlemciliği gibi birçok çelişkiyi ve farklı dünyayı içinde barındıran Türkiye, bugünlerde Brüksel’de (çağdaş) yüzünün akıyla temsil ediliyor.

Brüksel’ de edebiyat alanında çeşitli etkinliklerin düzenleneceği Uluslararası Edebiyat Evi-Passa Porta, açılışını, Fransa’da yaşayan yazar Nedim Gürsel’ le yaptı. Passa Porta’da farklı ülkelerden yazarların, bir taraftan Brüksel’de konaklayarak çalışmalarını sürdürmeleri sağlanırken diğer taraftan başka yazarlarla ve edebiyatseverlerle buluşmaları da çeşitli söyleşilerle gerçekleştirilecek. İçinde, yazarlarla edebiyatseverlerin karşılaşmalarına olanak sağlayan okuma-sohbet bölümü, kitap satış noktası, sergi salonu gibi bölümlerin bulunduğu Edebiyat Evi’nin yazarların ikametine ayrılan bölümünün ilk sakini Gürsel oldu. 1-18 Ekim arasında Edebiyat Evi’nde konaklayan yazarla 14 Ekim’de bir de söyleşi yapıldı. Aynı gün ve saatte Brüksel Güzel Sanatlar Sarayı’nda Türkiye Festivali kapsamında Sezen Aksu konseri vardı. 1-9 Ekim’de Anvers’te çağdaş sanatlar ağırlıklı 0090 Festivali’ni ise Türkiye’de olduğum için kaçırdım. 6 Ekim’de AB’nin Türkiye ilerleme raporu açıklandığı sırada İstanbul’daydım. Ucu açık ve her an askıya alınabilecek bir şekilde koşullu yeşil ışık yakılan Türkiye, 17 Aralık’ta müzakerelere başlama müjdesi bekliyor. CHP lideri Deniz Baykal’ ın söylediği gibi, “üyelik umudunu sıcak tutan, ancak hiçbir zaman gerçekleştirmeyecek kadar da engelleyici bir rapor. Türkiye, 20 yıl daha AB beklentisi yolunda, eli kolu bağlı bir konumda olmaya devam edecek” . Müzakere basınımızın bayram havasını manşetlerine taşıdığını Brüksel uçağında üzülerek okudum. THY uçağı Brüksel Havaalanı’na inmesine karşın uçak çıkışındaki pasaport kontrolü nedeniyle bir süre beklemek zorunda bırakıldık. İltica etmek isteyen kaçakların varlığından şüphelenen polis, uçak kapısında kimlikleri denetliyor, bizleri 30 dakika uçakta hapsediyordu. Yolcular hemen AB geyiğine başladılar… “Yok abi, bizi AB’ye falan almazlar, oyalıyorlar. Baksana yaptıkları muameleye” dedi birisi. “Haklılar, niye alsınlar ki… Bu kafayla AB’ye girmemiz imkânsız” diye çıkıştı Belçika’da doğup büyümüş, ülkücü bir delikanlı. Bu delikanlının yavuklusunu görmek için 3 günlüğüne gittiği Cumhuriyetin başkenti Ankara’da, Keçiören’deki Atatürk Parkı’nda (parkın ismine dikkat) sevgilisiyle el ele dolaşırken park (namus) bekçisi tarafından uyarılması ve benim bir haftalık izlenimlerim “AKP’lilerin AB’ye girmek gibi bir dertleri olmadığını, çok uğraştık ama almadılar deyip ülkenin yönünü Doğu’ya çevirme hesapları yaptıklarını” söyleyenleri haklı çıkarıyor. Türkiye’de yolum Tokat SSK Hastanesi’ne düştü. Hastanenin eczanesinde Bay Veznesi-Bayan Veznesi yazılı gişeleri ve bayan veznesinde bayan eczacı bulunduğunu görünce gözlerime inanamadım. Bir an kendimi, daha önce 6 ay çalıştığım Suudi Arabistan’da sandım. Samsun Devlet Hastanesi’nde de Bay Doktoru-Bayan Doktoru uygulaması başlamış. Bu bir “harem-selamlık uygulaması” ve şeriat düzenine geçiş hazırlığı gibi geldi bana. Alıştıra alıştıra… Yavaş yavaş… Zaten İstanbul’daki 7. Bediüzzaman Sempozyumu, Nurcuların propagandasına dönüştürüldü. AB bizi kabul ederken bayağı zorlanacak; önünde birbirinden farklı onlarca Türkiye var. Hangisini üyeliğe alsın? Anvers’te 1-9 Ekim’de çağdaş sanatlar ağırlıklı 0090 Festivali’nde sunulan “Batılı Türkiye” mi? Brüksel’de üç ay sürecek “Türkiye Festivali” nde uygarlık tarihiyle ve aydınlık yüzüyle tanıtılan “çağdaş Türkiye” mi? Evliliklerin yüzde 8’inin sadece imam nikâhıyla yapıldığı, 4 çocuktan birinin nüfusta kaydının olmadığı “çağdışı ve kayıt dışı Türkiye” mi? En büyük kenti su ve elektrik kesintisine maruz kalan, yağmur suları altında yaşam savaşımı veren, trafik kazalarında, çocuk ölümlerinde, adil olmayan gelir dağılımında ve mafyalaşmada birinciliği elinde tutan “altyapısız ve dengesiz Türkiye” mi? Brüksel’de 13 Ekim’de Avrupa’nın önde gelen kadınlarıyla “AB İçin Türkiye Kadın Girişimi Platformu” nun düzenlediği sempozyumda buluşan “Laik Cumhuriyet Kadınlarının Türkiyesi” mi, yoksa plajları, eczaneleri, hastaneleri “harem-selamlık” olarak ayrılan, ortalığı namus bekçilerinin kapladığı, “ortaçağı yaşayan Türkiye” mi?